13 Eylül 2020 Pazar
Psikanalitik ekolün ortaya çıkışından bir süre sonra, libido kuramını normaldışı davranışların temel nedeni olarak kabul etmeyen öğrencileri, Freud'dan ayrılarak kendi kuramlarını ve tedavi yöntemlerini geliştirdiler. Çocukluk cinselliğine karşı insan benliğine ve ilişkilere önem veren bu yeni görüşlerin oluşturduğu ikicilik (dichotomy), gerçekte yapay bir farklılık olmakla birlikte, çağdaş psikiyatrik düşüncedeki varlığını bugün de sürdürmektedir. Yirminci yüzyılın başlarında, Freud'un evinde her hafta toplanarak psikanalizin bulgularım coşkuyla tartışan genç hekimlerin en seçkinlerinden biri Alfred Adler'di. Bu gruptan ayrılarak yeni bir ekol kuranların ilki de o olmuştur. Ancak bu kopmada kişisel etmenlerin de önemli payı vardı. Freud, olayı bir baba oğul yarışması olarak nitelemiş, Adler ise kendi kuramına uygun bir biçimde, büyük ve küçük kardeşler arasındaki çatışma olarak yorumlamıştır. Bu ayrılmanın her ikisi üzerinde bazı olumsuz etkileri de olduğu söylenebilir. Adler, Freud'un öğretisini eleştirirken aşırılığa kaçmış, örneğin, libido kuramının tümünü ve bilinçdışı süreçlere ilişkin görüşlerin çoğunu geçersiz saymıştır. Buna karşılık Freud, Adler'in baş kaldırısının etkisinde kalarak, kuramının bu yönleri üzerinde inatla direnmiş ve bu tutumu, büyük bir olasılıkla, görüşlerine sonradan bazı esneklikler getirebilmesini engellemiştir. Freud'un psikiyatri alamnda kullandığı veriler biyolojik kökenlidir. Her ne kadar psikanalitik kuramda, ana-baba, aile ve toplum öğelerine yer vermişse de, bu öğelerin farklı tiplerinin egonun gelişimi üzerindeki etkilerini gereğince vurgulamamış, cinselliğe daha fazla önem tanımıştır Oysa, Adler kuramına göre kişilik, bireyin kendisine, diğer insanlara ve topluma karşı geliştirdiği tutumların ürünü olarak gelişir. Adler'in psikiyatri alanına yapmış olduğu katkılar İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra giderek artan bir önem kazanmıştır. Bunun başlıca nedenlerinden biri, kişilerarası ilişkileri ve diğer toplumsal etmenleri, insanın kendi hakkında geliştirdiği imgenin temel belirleyicisi olarak tanımlanmış olmasıdır. Ayrıca Adler, günümüzdeki psikoterapi teknikleri arasında giderek artan bir ilgi toplayan fenomenolojik yaklaşımın öncüsü olarak da çağdaş olma niteliğini korumaktadır. Geliştirdiği kavramlara diğer araştırıcıların yazılarında da rastlanır, davranışın işleyiş biçimine ilişkin görüşleri günümüzdeki klinisyenlerin sözlerinde yinelenir. Ne var ki, günlük klinik yaşantıya girmiş olan bu kavramlarm Adler'e ait olduğu çoğu kez hatırlanmaz bile. Aşağılık ve güvensizlik duyguları, kardeş kıskançlığı, tek çocuk, ödünleyici davranış, empatik anlayış gibi kavramlara, psikiyatri alanında çalışanların yanı sıra, halkın günlük konuşmasında da rastlanır. Bazı yazarlara göre, Adler'in halk üzerindeki etkisi psikiyatristler arasında oluşturduğu etkiden daha güçlü olmuştur. Adler, sürekli olarak halka açık konferanslar düzenlemiş, düşüncelerinin okullarda, kiliniklerde ve çocuk mahkemelerinde uygulanabilmesi için çaba göstermiş, görüşlerinin sokaktaki adamın diline de yerleşmesi için özenle çalışmıştı. Bu nedenle, Adler'in kavramları halk tarafından kolay anlaşılabilmiş ve kullanılabilmiştir. Adler'in iyimserliği ve davranışı olumlu yönleriyle ele alışı, geliştirdiği kuramın bir diğer çekici yönü olmuştur. Freud'un karamsarlığına ve insanı yıkıcı bir varlık olarak niteleyen görüşlerine karşı çıkan birçok kişi, Adler'in, insanı, çeşitli durumlara uyabilme yeteneği olan, olağanüstü işleri başarabilen, insanlığın yücelmesi için yaratıcı ve yapıcı çabalar gösteren bir varlık olarak tanımlamasını içtenlikle kabullenmiştir. Alfred Adler 1870'te Viyana'nın bir banliyösünde, altı çocuklu bir ailenin ikinci evladı olarak dünyaya geldi. Bir tahıl tüccarı olan babasının geliri ailenin oldukça iyi koşullar içinde yaşamasını sağlamıştı. Adler anılarında, annesiyle ve kendisinden büyük olan erkek kardeşiyle uyuşamadığmdan ve çocukluk günlerindeki yoğun spor çalışmalarından söz eder. Çocukluk döneminde geçirdiği önemli bir hastalık sonradan Adler'in tıp öğrenimine yönelmesinde başlıca etmen olmuştur. 1895'te Viyana Üniversite- si'nden mezun olan Adler, önce göz hastalıkları dalında uzmanlaştı, ancak sonra genel tababette çalıştı ve en sonunda psikiyatriyi seçti. 1897'de evlendi ve dört çocuğu oldu. 1902 yılında Viyana'da yayımlanan bir gazetede, Freud'un rüyalar konusundaki monografi kıyasıya eleştirilmişti. Buna karşı Freud'un görüşlerini içtenlikle savunan bir karşıt eleştiri yazan Adler, böylece Freud'un ilgisini çekmiş oldu. Freud, onu psikanalitik gruba katılmaya çağırdı ve aralarındaki on dört yaş farka rağmen iki hekim arasında kısa sürede yakın bir dostluk kuruldu. Freud'un da desteğiyle Adler kısa sürede Viyana Psikanaliz Derneği'nin liderlerinden biri oldu. Freud, bazı hastalarım Adler'e yolladığı gibi, onu kişisel doktoru olarak da atadı. Bu dönemde Adler, Freud'un geliştirdiği güdü psikolojisine önemli katkılar yapan bir dizi makale yazdı ve Psikanaliz Demeği Başkanlığı için Freud'un halefi seçildi. Ne var ki, giderek Adler'le Freud arasında önemli görüş ayrılıkları belirdi ve bu durum her iki tarafı da zorlamaya başladı. Sonunda, Psikanaliz Derneği bir dizi toplantı düzenleyerek Adler'in görüşlerini dinleyip tartışmaya karar verdi. Üçüncü toplantının yapıldığı 1 Şubat 1911 günü Adler ve Freud görüşlerinin birbirine tümden karşıt düştüğünü fark ettiler. Bu olay üzerine Adler, dernekten çekilmeye karar verdi ve onunla birlikte on üye daha dernekten ayrıldı. Bu ayrılışı izleyen yıl içinde Adler görüşlerini Bireysel Psikoloji başlığı altında topladı, kendi adını taşıyan bir dernek kurdu ve bir dergi yayımlamaya başladı. Daha sonraki yıllarda, Birinci Dünya Savaşı süresince Avusturya ordusunda doktor olarak görev yaptığı sürenin dışında, Alfred Adler yoğun bir biçimde çalıştı, konferanslar verdi, makaleler yazdı ve Orta Avrupa'nın çeşitli kentlerinde Bireysel Psikoloji derneklerinin kurulmasına katkıda bulundu. Savaştan sonra bu dernekler giderek gelişmiş ve Hitler'in ortaya çıkışından az önce sayıları otuz dördü bulmuştu.

